Tatlıpınar Köyü – Kofçaz

Tatlıpınar Köyü fotoğraflarına ulaşmak için tıklayınız…

Kırklareli il merkezine 50 km uzaklıkta, Bulgaristan sınırına sıfır noktada şirin bir köyümüzdür TATLIPINAR.

Köy  girişinde yolun sağ tarafında yamaçta çıkan bir kaynak suyunun içimi çok tatlı olduğu için köyün ismi bu sudan esinlenerek Tatlıpınar olarak kayıtlara geçmiştir. 1970’li yıllarda köy ilkokulunda öğrenim gören 76 öğrenci ve iki öğretmen kayıtlı iken, göçlerden dolayı köy nüfusu 1970’li yılların öğrenci sayısına kadar düşmüş.

Köy ile ilgili internet bilgilerine girecek olursak, köyün bir Bektaşi köyü olduğu, gelenek ve töreleri ve yemekleri hakkında bir bilgi olmadığını yazar. Bu eksik bilgiler   bizleri yanıltmasın diye köye 1972-1979 yıllarında öğretmenlik yapan, kendisi de aslen Terzidere Köyünden olan emekli öğretmen Hasan Balı ve yine köyün eski oturanlarında olan şair Hasan Hüseyin Aslan ve kardeşini alarak gittik.

Hasan Balı öğretmen, kendisini köye o kadar sevdirmiş ki; aradan geçen 40 yıla yakın süreye rağmen unutulmamış. Hasan öğretmenin köyde ilginç bir anısı ile başlayalım köyü tanımaya. Hasan öğretmen idealist yıllarında öğrencilerinin başarılı bir eğitim alması için çabalar. Kabiliyetli öğrencilerini kendisi lise yatılı sınavlarına hazırlar. Bir öğrencisi başarılı olarak İstanbul Fen Lisesi yatılı imtihanını kazanır. Ancak ailenin maddi durumu çocuğu İstanbul’da okutacak güçte değildir. Birçok aile çocuklarını orta ve lise tahsili için Kırklareli’ne bile gönderemezken, İstanbul nereden çıktı diye Hasan öğretmene sitem ederler. Anne Naciye Avcı; “ah Hasan ah, evladımı benden koparıyorsun” diye sitem eder. Uzun yıllar Hasan öğretmen ile konuşmaz. Ancak Hasan öğretmen haklı çıkar, çocuk öğretmenini mahcup etmez ve başarılı bir öğrenim döneminden sonra bir şirketin başında başarılı bir kimya mühendisi olarak yaşama atılır. Anne Naciye Avcı, Hasan öğretmene boş yere kızdığını ve sitem ettiğini öğrenip ondan özür dilemek istediğinde Hasan öğretmen çoktan başka bir köye atanmıştır. Bu buluşma 40 yıl sonra bizim de şahit olduğumuz bir şekilde ancak gerçekleşebildi. Anne Naciye Avcı, Hasan öğretmeni görünce öyle bir saygı ve sevgi ile kucakladı ki; görmeye değerdi. “Ah Hasan ah, oğlumu benden kopardığın için sana kızmıştım ama, oğlum şimdi senin sayende çok iyi yerlerde. Allah senden razı olsun, senden helallik almadan ölüp gitmekten korkmuştum hep. Ancak beni bağışlayacağını biliyordum. Sağ ol oğlum…” dediğinde göz yaşlarına hakim olamıyordu.

Köy girişinde bizi, Muhtar Ahmet Gezer, Bektaşi Babası Ali Sezer, Nazmi Kayan, Veli Kayan, Ali Varol, Önder Kın, Kahveci Sebahattin Tomruk ve köyde yaşamaya kararlı Tatlıpınar köylüleri karşıladı. Dikkatimiz ilk çeken husus, köyde genç nüfus kalmamış. Komşu köy muhtarları Malkoçlar Köyü Muhtarı Mustafa Aydoğan, Beyci Köyü eski muhtarı Hakkı Bodur ve yeni muhtarı Şinasi Kemaloğlu, ihtiyar heyetinden katılanlar ile oldukça kalabalık bir gurup olduk.

Köy küçük bir köy ama gerek tarihi geçmişi, gerekse coğrafi konumu itibariyle birçok önemli olayların yaşandığı, yaşananların efsaneleştiği bir yer. Efsane ile gerçeği birbirinden ayıracak ince çizgiyi ancak olayları yaşayanlar ve dinleyenler çizebilir. Köyde halen mezarı bulunan 4 adet Bektaşi babası ve efsanesi vardır. Efsaneler bugün bile devam etmektedir. Yapmamız gereken efsaneleri bir nebze olsun inanılır kılıp gerçeğe dönüştürmektir.

Köyde mezarları bulunan ve efsaneleri anlatılan dört adet mezar vardır. Sırasıyla, KALFA BABA, İBRAHİM BABA, ŞARTMAN BABA ve NAZAR BABA. Köyün sosyal yapısına bakarsak bu mezarların bizi çok eskilere taşıyacağı kesindir. Daha Osmanlı devleti kurulmadan Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Devletlerinin Moğol İstilaları ile yıkılıp Anadolu’da kaos başladığında bir çok Bektaşi Babası Rumeli’ye geçmiştir. Gerek Moğolların Anadolu’da yarattığı insan katliamı, gerek yaşanan acılar bu insanları Rumeli ve Balkanlar’ a doğru yöneltmiştir. Balkanların o yıllarda ki konumu da Anadolu’dan farklı değildir. Balkanlarda bir başka terör, Hıristiyan rahiplerin ve yerel beylerin estirdiği zorbalık derecesinde baskılar yerli balkan haklarını yaşamdan bezdirmiştir. İşte o yıllarda Balkanlara geçen Bektaşi kültürü ile yetişmiş Horasan Erenleri de denilen akıncı beylerinin Balkanlara geçişi yeni bir dönem başlatmıştır. Köyde bulunan bu mezarlarında o yıllarda Balkanlara geçmeye başlayan Horasan Erenlerinden olduğu tahmin edilmektedir. Önce Bektaşilik hakkında biraz bilgi edinelim.

Nedir Bektaşilik?

Bektâşîlik hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında “insan” vardır. Amacı, İnsan-ı kâmil olarak tanımlanan olgun, yetkin insana ulaşmaktır. Bu ise belirli bir eğitim sürecini gerekli kılar. Hacı Bektaş-ı Veli’nin Türk dünyasının felsefesine çok büyük katkıları olmuştur. En önemli ve tasavvufu kısaca anlatan özlü sözü, “Eline, beline, diline hâkim ol” sözüdür. Hacı Bektaş-ı Veli’nin halen yaygın olarak kullanılan birçok özlü sözü bulunmaktadır. Öncelik yol kurallarındadır. Onlar “Hatır kalsın, yol kalmasın” diyerek bunu açıklarlar.

Türkiye’de Alevîlik denildiğinde ilk akla gelen isim Bektâşîlik’tir. Bektâşîlik, aslında Hacı Bektaş-ı Veli tarafından kurulduğuna inanılan bir İslâmî yoldur.. Bu yol mensûpları (el alarak ya da diğer bir deyişle nasip alarak bu örgütlenmeye katılan kişiler) ise Bektaşî olarak adlandırılırlar. Ancak Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, tevella (Ehl-i Beyt’i sevenleri sevme) ve teberra (Ehl-i Beyt’i sevmeyenleri sevmeme) gibi Alevîliğin temel esaslarına bağlı oluşları dolayısıyla Bektaşîliğe Alevîlik de denilebilir.

Bektaşiliğin burada ki en belirgin özelliği, insanın kendini yetiştirmesi için iyi bir eğitimden geçmiş olmasıdır. Bu eğitimden geçen insanlar sahip oldukları insani değerler için mücadele verirler. İnsan doğası itibariyle hata yapmaya müsaittir. Önemli olan eğitimle bu hata oranını en aza indirmektir. Mevlana’nın dediği gibi “kim olursan ol, kırk kere tövbeni bozmuş olsan da gel” denmez. “Nasip al da gel” denir. Bugünün anlayışı ile “kendini eğit öyle gel” denir. Yaptıklarının cezasız kaldığını gören, her defasında tövbe edip affedileceğini bilen insan suç ve günah işlemeye devam eder.

Türkiye’de her Bektâşî Alevî olduğu halde, her Alevî, Hacı Bektaş-ı Veli’yi “Horasan Ereni” sayıp hürmet etmesine rağmen, Bektaşî değildir. Bu yüzden Köy Bektaşîsi, Kent Bektaşîsi ayrımı yapılmaktadır. Köy Bektaşîlerine Alevî denildiği halde, Şehir Bektaşîlerine Bektaşî denilir.  Bektaşîlikle ilgili çalışması bulunan Abdülkadir Sezgin’e göre Alevî kelimesi ile Bektâşî kelimesi arasında her hangi bir fark bulunmamaktadır.  Her iki grup da Hacı Bektaş-ı Veli’yi sevip saymalarına rağmen Alevîler Hacı Bektaş Dergahı’na değil, Peygamber Muhammed‘in soyundan geldiğine inanılan Alevi ocaklarına bağlıdırlar. Aslında Bektaşîlik bir yol olduğu için, bu  yola uyan herkes Bektaşî olabilir. Ama Alevîlik soya bağlıdır ve ancak ana-babası Alevî olan kişi Alevî olabilir.

Bektaşiliğin kurucusu sayılan Hacı Bektaş Veli kimdir?

Hacı Bektaş Veli, 13. Yüzyıl’da yaşamış bir mutasavvıf ve düşünürdür. O, Anadolu’yu Türkleştiren Türkmen gücünün  hayatına şekil veren bir halk lideridir. Hacı Bektaş Veli’ye bağlı Türkmenler’e, Bektaşi denilmiştir. Bugün Hacı Bektaş Veli, Anadolu gibi Bulgaristan, Yunanistan, Makedonya, Bosna, Arnavutluk, Macaristan, Romanya gibi ülkelerde bile Türkler arasında bilinen, saygıyla anılan bir önderdir.

16. yüzyıl’a ilişkin Osmanlı belgelerini incelediğimizde kırsal kesimdeki nüfusun çoğunluğunun Alevi-Bektaşi nitelikli olduğu ortaya çıkıyor. Hacı Bektaş Veli, genelde kırsal kesime hitap eden bir düşünür olarak sivrildi. Zamanla onun düşüncesi kentlere de girdi. Kentlerde Bektaşilik adı altında şekillenen bu düşünce, esnaf arasında oldukça yayıldı.

Öte yandan, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda da Hacı Bektaş Veli’nin düşünceleri etkili oldu. Osmanlı Devleti, Türkmen göçebelerine dayanan bir özellik taşıyordu. Bu beyliğin kurucusu Osman Bey, eşitlikçi bir dünya görüşünü temsil ediyordu.

Osmanlı Devleti Balkanlar’a geçince Bektaşi düşüncesinin eşitlikçi, insancıl özünden de yararlandı. Bugün bile Balkan ülkelerindeki Bektaşi dergahlarına Hıristiyan halkın saygı duyması, işte bu düşünce genişliğinden kaynaklanmaktadır.

Yeniçerilerin Piri

Osmanlı Devleti, devşirme denilen Hıristiyan çocuklarından oluşturduğu orduyu Hacı Bektaş Veli’nin düşüncelerinden yararlanarak eğitti ve şekillendirdi. Yeniçeri Ordusu denilen bu ordunun başında bulunan ağa da Bektaşi idi. Bu ordu, 1826 yılına kadar Osmanlı Devleti’nin birinci gücü olmuştur.

Yeniçeri ordusu, törenlerde gülbank çeker (dua okur) ve bu gülbankta da Hacı Bektaş Veli’nin adı anılırdı. Duanın sonu şöyleydi:

“Pirimiz hünkarımız Hacı Bektaş-ı Veli’nin demine devranına hu diyelim hu!”

Kısacası, Hacı Bektaş Veli sadece bir düşünür ve din adamı değil, devlete şekil veren siyasal bir kimlik olarak da son derece önemlidir.

Yaşamı hakkında açık bilgiler yoktur. Buna karşı Hacı Bektaş Veli etkileri ve yaptıklarından dolayı tarihi ve edebi eserlere konu olmuştur

Hacı Bektaş Veli, 13. Yüzyıl’da yaşamıştır. Bu tarih, eski bir Vilayetname’ye eklenen notta 1209-1271 olarak saptanmıştır. Bu tarihlerin doğruluğunu şu kanıtlar onaylar.

•  Hacı Bektaş Veli, 1263-1264 tarihlerinde Anadolu’dan Kırım’a geçen Alevi Türkmenler’in başında bulunan Sarı Saltuk’un da mürşididir (Öğretmenidir).

•  Hacı Bektaş; Taptuk Emre’nin; Taptuk Emre de Yunus Emre’nin mürşididir. Bugün, Yunus Emre’nin 1320 civarında Hakka yürüdüğünü (öldüğünü) biliyoruz. Yunus Emre’nin manevi gıdasını veren de Hacı Bektaş’tır

– Okunacak en büyük kitap insandır .
– Bilimle gidilmeyen yolun sonu yoktur.
– Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
– Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
– Hararet nar’dadır, sacda değildir. Keramet baştadır, tac’da değildir. Her ne ararsan kendinde ara. Kudüs’de Mekke’de Hac’da değildir.
– Allah’ın sakının dediğinden sakınmak gerekir. Sakınmamak, O’na inanmamaktır. İnsan olanlar, kendilerini bileler ve Allah’ın yasaklarından sakınalar.

Hacı Bektaş Veli ve Bektaşilik hakkındaki bu kısa bilgilerden sonra günümüze dönecek olursak, yöreye hakim olan Bektaşiliğin kaynağını daha iyi anlamış oluruz.

Bölge Osmanlı Devleti kurulmadan önce (1299) Horasan Erenleri diye bilinen Bektaşi babalarının etkisi altına girmiştir. Bektaşi babaları insana değer ve önem veren bilge davranışları ile bölge insanlarını etkilemeye başlamıştır. Hakim yöneticilerden devamlı baskı ve eziyet gören, ikinci sınıf insan muamelesi ile horlanan bölge halkı, temeli insana saygı ve sevgiye dayalı, çalışan ve üreten insanların değerli olduğu bu yeni anlayışı çabuk benimser. Kurulmaya başlayan Bektaşi tekkeleri bölge halkı için kötülüklerden saklanma ve sığınma yeri olarak benimsenir. Tekkelerde aşını paylaşan, derdini paylaşan insanlar ile çabuk kaynaşır bölge halkı. Dil, din, milliyet farkı gözetilmeksizin herkese eşit bir insan muamelesi yapıldığı için Bektaşi önderleri yerel halkın sevgisini kazanır. İşte bu yaşananlar nesilden nesile efsaneler şeklinde anlatılarak devam eder.

Köy girişinde sol tarafta mezarı bulunan KALFA BABA hakkında anlatılan efsanenin dışında kesin bir bilgi yoktur. Ancak yaşanmış bir efsanede köy sakinlerinden Aydın Ergin’in anlattığı olay dikkat çekicidir. 1921 yılında bölge Yunan İşgaline uğrayınca Yunan askerleri köylülere çeşitli işkenceler yapar. Toplayıp karanlık bir odaya kapatmalar, cami içine kapatıp yakma tehdidinde bulunmalar yaşanır. Yunan askerleri Aydın Ergin’i yakalayıp bir odaya kapatırlar. Elinde bulunan altınlarını vermezse kendisini ölümle tehdit ederler. Tam öldürmeye geldiklerinde Kalfa Baba’nın nefesini hisseder. Onun yardımıyla askerlerin elinden kurtulur. Bu olay Yunan işgali sona erdikten sonra da efsane şeklinde anlatılarak bugüne kadar gelmiştir. Ancak ne kadarı gerçek ne kadarı efsane bilemeyiz. Her yaşanan olay biraz efsaneleştiği gibi, her efsanede de biraz yaşanmışlık vardır diyelim.

Köy kahvesinin sağ tarafında kalan içi oyuk ağacın hikayesi ise oldukça ilginçtir. Köy sakinlerinden Veli Kayan’ın anlattığına göre bir gece ağacın kökünden bir ışık topu ağacın içine girip dallarından çıkarak Kalfa Baba’nın mezarına doğru süzülerek mezarda kaybolmuş. Ağacın kökü küçük bir çocuğun geçebileceği büyüklükte, yani bir ışık topunun geçebileceği büyüklükte. Veli Kayan çocukluk yıllarında köydeki arkadaşları ile birlikte ağacın açılan kovuğundan girip dallarından atlamak suretiyle yıllarca ağaç etrafında oyun oynamışlar. Normalde kökü oyulan içi boşalan bir ağacığın kuruması gerekir. Fakat ağaç 60-70 yılı aşkın bir süredir yemyeşil ve canlı. Kurumaya hiç niyeti yok. Kalfa Baba’nın bir başka hikmeti olsa gerek.

Kalfa Baba ile ilgili olarak son olay ise yakın zamanda yaşanmıştır. Kalfa Baba’nın mezarından bir ışık topunun İbrahim Baba’nın mezarına doğru geldiğini ve mezarın içinde kaybolduğunu gören Hatice Bacı’ya gece rüyasında Kalfa Baba görünür. Kendisinden korkmamasını, ancak kısa süre içinde başlarına bir kaza geleceğini, dikkatli olmaları gerektiğini hatırlatıp ortadan kaybolur. Olaydan birkaç gün sonra tarla dönüşü atların ürkmesi ile arabaları uçuruma doğru gitmeye başlar. Felaket kaçınılmazdır, fakat o anada Kalfa Baba’nın nefesini hissederler ve araba uçuruma düşmekten kurtulur. Olayın geçtiği yere gittiğimizde oradan kurtulmanın gerçekten mucize olduğunu  gözlerimizle gördük.

Bir diğer baba mezarı ise NAZAR BABA’ya ait. Yine bir Horasan Ereni ve Bektaşi Babası olduğu tahmin edilen Nazar Baba’nın insanları nazardan koruduğu, köyü kötülüklerden koruyan nefesinin her bahar hissedildiği anlatılır. Nazar Baba’nın mezarının karşısında bulunan nazarlama ağacı her hıdırellez sabahı ziyaret edilir ve etkinlikler yapılır. Bir kişinin üstü Ayı Kulağı Yaprağı ile örtülerek üzerine su atılıp ıslatılmaya çalışılır. Ayı kulağı yaprağının özelliği ise su geçirmemesi ve kişinin ıslanmasını önlemesidir. Islatılmaya çalışılan kişi ile ıslatmaya çalışanlar arasındaki kovalamaca güzel sahnelerin yaşanmasına sebep olmaktadır. Aslında hıdırellez eski bir Tük geleneği olup Orta Asya göçümüzden beri Anadolu ve Balkanlarda yaşatılmaktadır. Zor geçen kış şartlarından sonra insanların bahar ile birlikte uyanan doğada yeni duygular ve ümitlerle hayata bağlanmasını sağlayan bu uyanış yeni ve güzel bir geleceğin müjdecidir. Nazar Baba anısına Perşembe kurbanı adı altında adaklar adanır ve kurbanlar kesilir.

Babaların mezar ziyaretlerinden sonra köyden bir kaç kilometre uzakta bulunan,  köylülerin deyimiyle “Çırak Yeri”ni görmeye gittik. Yüz yıla yakın bir süredir anlatılan fakat bir türlü tam yeri tespit edilemeyen “Çırak Yeri”ni bizim şansımıza kısa sürede bulduk. İnsanların oturması için dizilen taşlar ve ateş yanması için yapılan bir ocağı bulduk. Burada çırak kelimesinin aslında Alevi-Bektaşi inanışında yeri olan “Çerağ Uyandırma” yeri olduğunu anladık. Alevi- Bektaşiliğin en yanlış anlaşılan ve yüzlerce yıldır doğrusu bilinmeden veya istismar edildiği için bilinmek istenmesi işlerine gelmeyen “Çerağ Uyandırma” ne demektir biraz ondan bahsedelim.

Orta Asya’dan gelen törelerimizden biridir Çerağ Uyandırma. Nasip alma seviyesine gelmiş ve köyün büyüklerinden nasip almak, yani destur almak veya yol almak isteyen kişi için düzenlenen bu törenler, genelde Dede Korkut Masallarında geçen isim verme törenlerine benzetilebilir. Dede Korkut masallarında olgunluk yaşına gelen her genç iyi bir işler yaptığını kanıtlayıp isim almaya hak kazanmaktadır. En çok anlatılan hikaye ise Boğaç Han hikayesidir. Hani o meşhur azgın boğayı alnının ortasına indirdiği yumruğu ile durdurup insanları çiğnenmekten kurtaran Boğaç Han, ismini bu hikayeden alır. Birçok yiğidin buna benzer hikayesi anlatılır Dede Korkut masallarında. Bektaşilikte de iyi bir eğitim gören, kemale erdiğine inanılan genç büyüklerinden nasip ister, destur ister yol ister. Onun onurlandırıldığı törenlerdir aslında bu törenler. Törenlerde üç adet mum yakılır. Ortada büyük olan Allah için, sağda Muhammed ve solda Ali için yakılan mumlar uyandırıldı denir. Burada uyandırma aslında büyük anlam taşımaktadır. İnsanlarda Allah, Muhammed ve Ali sevgisini temsil eder. Bu yanan mumlar özgürlük ateşi gibi, Allah sevgisi gibi hiçbir zaman söndürülmez. İnsanın içindeki özgürlük sevgisi ve Allah sevgisi hiç söner mi? Bu sevginin söndüğü insan ise yaşasa ne olur yaşamasa. Ancak yüzyıllardır yanlış anlaşılan bu törenler bugün artık yapılamaz olmuştur. Aslında insanın kendini sınaması, yaptıklarının toplum tarafından kabul görmesi için hayata yeni atılan bir insan için çok önemlidir. Bugün bu eksiklik psikologlar tarafından hastanelerde ve özel muayenelerde psikolojik bir tedavi yöntemi olarak uygulanmaktadır. Hayatın temeli insan olduğuna ve yapılan, yapılmak istenen her iyi şey insanların mutluluğu ve huzuru için yapıldığı iddia edildiğine göre, biz bugüne ne diyelim, psikologlarda mı Bektaşi babası oldu?

Bölgenin sınır bölgesi olduğundan bahsetmiştik. Anlatılanlara göre bölgede Kervansaray Bölgesi diye bir yer varmış. Edirne- Bulgaristan Burgaz yolunun bu bölgeden geçtiği ve konaklama ihtiyacının orta mesafesinde olduğu için bir Kervansaray olma ihtimali oldukça yüksektir. Köylüler yakın zaman kadar Kervansaray’a ait taşların ve temellerin bulunduğunu söylüyor. Ancak yıllar her şeyi yıpratmış ve orman yaprakları ile bazı şeyleri görünmemek üzere örtmüş.

Orman böyle davranmakla haklı çıktı galiba, Kervansaray kalıntılarının karşısında Höyük denilen bölgeye geldiğimizde gözlerimize inanamadık. Bu bölgede Orta Asya’dan gelen Türklerin varlığının en büyük kanıtı olan Höyük define avcıları tarafından keşfedilip tam orta yerinden kazılmış. Ne bulunmuş, kimler kazmış köylüler bile görmemiş ama gerçek içler acısı.

Köye dönüşte yolun sağ tarafının isminin Ermeni Mahallesi olduğunu öğreniyoruz. Bir zamanlar köyde Ermeniler yaşarmış. Ancak 1922 yılında Kurtuluş Savaşı sona erip bölge tekrar Türkiye Cumhuriyeti toprağı olunca köyde yaşayan Ermeniler mübadele yasası gereğince köyden ayrılır. Ermenilerin ekonomik durumları çok iyi olduğu için çoğu önce Avrupa ve daha sonra Amerika’ya göç ederler. Ermenilerden bugüne kalan tek iz, mahallenin ismi ve yaşadıkları efsaneler. Bölge insanının büyük hoşgörüsü ile köy bir zamanlar Ermenilerin, Bulgarların ve Türklerin kardeşçe bir arada yaşadığı yer iken yaşanamaz hale getirilmiş. Toprak yetmezliği ve ekonomik sebeplerden dolayı köyden başka göçler de olmuştur. Aileler çoğalınca bazı kardeşler 5 km yakındaki eski ismi Penço Mahallesi, yeni ismi Beyci Köyü olan yere göç etmişler. Penço ismi bazı internet sitelerinde Bulgar ismi olarak telaffuz edildiğinden Beyci Köyü için, Penço mahallesi, eski bir Bulgar köyüdür diye yazmaktadır.  Tatlıpınar köyünde Ermeniler ile birlikte Bulgarlar da yaşamıştır. Köyün veya mahallenin isminin, Bulgarca (penç) 5 anlamına geldiği için 5.km gibi de algılanabilir. Nasıl İstanbul’da Dörtyol, Beşyol, Altıyol gibi semtler varsa burası da öyle olabilir. Bir ihtimal de köyden ilk göç eden 5 aileden dolayı 5 evler mahallesi gibi bir anlamı da olabilir. Her ne sebeple konmuş olursa olsun eski Penço Mahallesi, bugünün Beyci Köyü bir Bulgar köyü değildir.  Ancak bazı köylüler 1940’lı yıllarda Beyci Köyü’nden Lüleburgaz’ın Yeni Bedir Köyü’ne göç ederek bir köy daha oluşturmuşlardır.

Gezimiz bitip köye döndüğümüzde bizi güzel bir sürprizin beklediğini gördük. Köylüler elde ne varsa bir şeyler hazırladıkları sofraya davet ettiler. Bu sofra bize köyün yemek kültürü hakkında bilgi veriyordu. Hayvancılık yaygın olduğu ve hıdırellez yaklaştığı için sofraların olmazsa olmazı oğlak çevirme baş yemeğimiz oldu. Kendi ürünleri kuru fasulye, taze domates, biber, soğan ayrı bir lezzet kattı soframıza. Sofraya konulan her şey bir emeğin, saygı duyulacak bir çabanın ürünü idi. Bektaşi sofralarına değer ve anlam katan ise insanların davranışları idi. Bektaşi babanın duası ve desturu ile başlayan yemek yine bir dua ile, “rabbim verdiğin nimetler için şükürler olsun, devletimize ve milletimize ve bizleri bugünlere getirenlere şükürler olsun” sona erdi. Bektaşi sofrasında içki olmaz mı, elbette, ancak içmesini bilmek ve sofraya oturmasını ve en önemlisi kalkmasını bilmek kaydıyla.

Sofrada Nazmi Kayan’dan çok güzel ve anlamlı nefesler dinledik. Köylünün yaşadığı zorlukları, devlet kademeleri ile yaşananları ince bir eleştiri ile nefes olarak okudu. Bu nefeslerde köylünün ne zorluklar yaşadığını, kendi köyünde esir gibi muamele gördüğünü anlatıyor. Köy sınır bölgesi olduğu için sınıra yaklaşmak yasak. Koyunlar veya inekler sınıra doğru giderse hayvanlarını toplamak için karakol komutanının yazılı izni gerekiyor. Komutandan yazılı izin gelene kadar hayvanlar Bulgaristan sınırını çoktan geçmiş oluyor. Köyün sağ bölgesine Orman İşletmesi çam fidanı dikmiş. Etrafı tel örgü ile çevrili yaklaşmak ve girmek yasak.  Bu yasaklar köylüleri canından ve malından bezdirmiş. Köy bu göçler vasıtasıyla büyük nüfus kaybına uğramış. İşte Nazmi Kayan bunları şiirsel bir anlatımla dile getiriyor. Fakat her şeye rağmen askere ve devlet daima saygılı olmuşlar.

Bektaşi babaları o yılların kanaat önderleri olarak anılır, saygı gösterilir ve nüktedan tavırları ile sevilirdi. Bektaşi sofrası kurulur da Bektaşi fıkraları olmaz mı? İşte size en çok anlatılan iki Bektaşi fıkrası.

Yılın birinde çok kuraklık olur. Köylüler bu yıl açlıktan kırılırız diye yakınırlar. Oradan geçen Bektaşi dervişini görünce, yağmur yağdırması için yardım isterler. Köylülerin üzüntüsünü gören Bektaşi, bir tas su ister ve gelen su ile gömleğini ıslayıp bir tasın üstüne serer. Az sonra kara bulutlar çöker şarıl şarıl yağmur yağmaya baslar. Bunu gören köylüler:
– Sen Evliyalar Evliyasısın! deyip, ayağına kapanırlar. Bektaşi:
– Bu isin Evliyalığımla bir ilgisi yok, bu günlerde yukarıdaki ile aram biraz açık, gömleğim kurumasın diye yağdırıyor yağmuru.

Herkes kendinde olmayanı ister

Bektaşi’nin biri her nasılsa camiye gitmiş. Yanı başında namaz kılan adam;
-“Allah’ım! Beni dinden, imandan eksik etme” diye dua ediyormuş. Bektaşi’de başlamış duaya.
-“Allah’ım bana bir şişe rakı parası ihsan eyle…” Bunu duyan adam.
– “Bre dinsiz imansız herif , hiç Allah’tan rakı parası istenir mi?”
Bektaşi;
– “Kızma be Îmanım, herkes kendinde olmayanı ister. Sen biraz daha din, iman istiyorsun. Benim dinim, Îmanım tamamdır, onun için ben de rakı parası istiyorum.”

Köyde 1970’li yıllarda üzücü bir olay yaşanır. Kamyoncu Veli Vural’a ait kamyon Kırklareli Çarşamba pazarı için köylüleri kamyonun kasasına yükleyip köyden hareket eder. Köyün çıkışında frenleri patlayan kamyon şarampole yuvarlanır ve 17 kişi hayatını kaybeder. Bu olay uzun yıllar hala üzüntü ve ibretle anılmaktadır.

Yazımızın başında köyde genç nüfusun kalmadığını yazmıştık. Peki yaşlılar ne yapıyor, bir köşe de oturup ölümü mü bekliyor? İşte, iki güzel örnek. 85 yaşındaki Fatma Kayan (Nazmi Kayan’ın eşi) evinin avlusunda arıcılık yapıyor. 3 adet yerli kovandan elde ettiği balları çocuklarına ve torunlarına gönderiyor. Onların lezzetli organik bal ile beslenip sağlıklı olmasını sağlıyor. İhtiyaç fazlasını ise satarak evin geçimine katkı sağlıyor. Arıların yanından ayrılmıyor. Onlarla vızır vızır sohbet ederken yaptığı el işlerini ise çocuklarına köyden ve kendisinden bir hatıra olarak çeyiz sandığında saklıyor.

Hatice Bacı’mız ise köy kenarındaki tarlasında ailesinin ihtiyacı olan domates, biber, soğan, patates, patlıcan yetiştirerek evin mutfak ihtiyaçlarını karşılıyor. Elinde çapası ile tarlasının her karış toprağını değerlendiriyor.

Köydeki diğer yaşlı ve kadınların durumları da Fatma Hanım ve Hatice Hanım gibi. Herkes bir şeyler üretiyor. Yaptıkları üretim her ne kadar şehre ulaşıp ekonomik bir getirisi olmasa da kendi ihtiyaçlarını karşılamaları bile aile bütçesine bir katkıdır.

Köydeki bu çalışmaları gördükten sonra kahvenin önündeki çeşme dikkatimizi çekiyor. “Şehit Er Ümit İnce” anısına yapılan çeşmenin hikayesini dinliyoruz Muhtar Ahmet Gezer’ den;

“Şehit Er bu köylü değil. Hudut Taburunun bağlı bulunduğu Bölükten güneydoğu’ya gidip PKK terörü ile şehit edilen erlerin anısının unutulmaması için Bölük Komutanı köy muhtarlarından ricada bulunur. Her köye bu şehitlerimiz anısına çeşmelere bu isimler verilir. Bu şehidimizin ismi de Tatlı Pınar köy çeşmesine bu proje kapsamında verilmiş. Düşünüp uygulayanlara teşekkürler. Vatan için şehit olan tüm şehitlerimizin ruhları şad olsun. Bu şehidimizde Babalar mekanı köyde yatmakta ve onlara eşlik etmektedir.”

Çeşmenin yanında bulunan Atatürk Heykelinin kitabesinde Atatürk’ ün güzel sözü “KÖYLÜ MİLLETİN EFENDİSİDİR” diye yazmaktadır. Muhtarlara sordum “Peki şimdi durum nedir?” Efendi olması gereken köylü şehirde kapitalistlere ırgat bile olamıyor. Eğer köylü yine tarlasında çalışırsa, üretirse, ürettiğinin karşılığını alırsa neden yine eski güzel günlerine dönmesin. 85 yaşında ki nineler bile bir şeyler üretirken eli ayağı tutanlar neden üretime katılmıyor, veya katılamıyor. Tatlıpınar Muhtarı Ahmet Gezer, Malkoçlar Muhtarı Mustafa Aydoğdu, Beyci Köyü eski Muhtarı Hakkı Bodur ve yeni seçilen muhtarı Şinasi Kemaloğlu, Bektaşi Babaları Ali Sezer, Nazmi Kayan ve köylüler Atatürk heykelinin önünde hep birlikte söz verdiler. Atatürk’ün bu sözünü gerçekleştirmek için hep birlikte daha güçlü ve kararlı çalışacağız. Ümitsizlik Türk köylüsüne yakışmaz. Türk köylüsü en kısa sürede layık olduğu yere gelecektir.

Köyden güzel anılar ve umutlarla ayrılırken, Atatürk’e verilen söz hepimizin kalbine yazılmış gibi gözlerimiz dolu dolu oldu.