Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş ve Kuruluş Devri

131

ÖNEMLİ NOT: ATATÜRK’ÜN KIRKLARELİ’ NE NEDEN GELDİĞİNİN DOĞRU YANITLARINI BULMAK İÇİN EDİNİLMESİ VEYA ANIMSANMASI GEREKEN TEMEL BİLGİLER;

1- Bu yapıtın yazarı 1962-1964 yılları arasında ilk öğretmenlik görevini Uşak’ ta yaptı. Yukarıdaki olayın kahramanı Hulusi Mıdıkzade, okumuş hak ederek önce öğretmen, sonra da ilköğretim müfettişi olmuştu. Yukarıda yazdığı yaşanmış olayı önce çevresinden, sonra da beni teftiş etmeye geldiğinde öğrencilerimle birlikte kendisinden dinlemiştim. Bu anekdotu ”yaşanmış olayı“ ilk defa  “SON TAHLİLDE ALİ ÇAVUŞ” öyküsünde yazmıştım.

2- Yıl 1930 soyadı yasası çıkmamış ve Mustafa Kemal, “ATATÜRK” soyadına daha TBMM’ si tarafından kavuşturulmamıştı. Ama biz Kırklareli’mize Mustafa Kemal olarak gelen büyük kurtarıcımızı Atatürk diye bağrımıza basmışız. (soyadı kanunu 1934 yılında kabul edildi)

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN KURTULUŞ VE KURULUŞ DEVRİ

Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş ve Kuruluş olmak üzere iki önemli devri vardır.

Kurtuluş Devri, Kurtuluş Savaşının yapıldığı 19 Mayıs 1919 ile 9 Eylül 1922 yılları arasındadır. Kurtuluş Savaşında Atatürk’ ün yanında olanlar, yurdumuza saldıran 7 düvel düşmanlarla savaşmasına katılanlar, destekleyenler, Padişah ve yönetimini haksız ve suçlu bulanlar, Padişah ve işgalci yandaş ve yalakalar’ ın dışında kalan, Türk Ulusu’nun büyük çoğunluğu, hatta Padişah zamanında devlet kadrolarında görev alanlardı.

Kuruluş devrinde işler birden değişti. Atatürk’ ün yanında yer alan Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar gibi Kurtuluş Savaşı kahramanları “ Cumhuriyet neymiş? Savaşı kazandık. Emaneti götürüp Padişahımıza teslim etmemiz gerekir. Biz Padişah’ın ve Saltanatın kaldırılmasına karşıyız” diyerek Kuruluş’ a karşı çıkmışlardır.

Kurtuluş Savaşı’ na değil ama Kuruluş Devri’ne (Cumhuriyet’in ilanı ve yapılan Atatürk Devrimlerine) karşı çıkanların değişik hesapları vardı. Bazıları,( Birinci insan topluluğu ) “Ben Padişah lütfuyla paşalık makamına geldim. Padişah ekmeği yedim. Bugünkü varlığımı Padişah’a borçluyum” diyor; paşa dedelerinden, paşa babalarından gelen, okuma-yazma bilmeden paşa olmanın ve olanaklarının elinden alınacağını görerek Cumhuriyet yönetimine karşı çıkıyor; çoluk çocuğunu, dost, akraba, tarikat ve beslemelerini de yeni doğan çocuk ve torunlarını da Padişah ninnileriyle, Atatürk düşmanlıklarıyla doldurup yetiştiriyorlardı. ( İkinci insan topluluğu ) İngiliz ve Amerikan mandacılığını ( Bu ülkelerin yönetimine girerek sömürge olmayı) düşünen bazıları da “gelecek için tüm yatırımlarımızı Mandacılık üzerine yaptık. Padişahlığı, Saltanatı kaldırıp Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti kurmak da neymiş? Bizim ülkemizin parası, pulu, okumuş insanı, yetişmiş elemanı mı var?“ diye yazılar, makaleler, haberler, gazeteler, dergiler çıkarıyor ve kamuoyundan yandaş toplamaya çalışıyorlardı.

Kişisel çıkarları için Din’ i kullanan irtica, gerici, şeriat yanlısı tarikatçı olan, en tehlikeli olan üçüncü insan topluluğuna ise; Cumhuriyet ve Laiklik gelecek, din elden gidecek, Halifeliği ve Saltanatı kaldırmak cehennemlik olmaktır. Mustafa Kemal ve ayni düşüncedeki arkadaşları DECCAL’dır, hutbeleri, demeçleri ve dinsel söylemleriyle Kuruluş Devri ve devrimlerine karşı çıkıyor, yer altı ( yasa dışı) örgütlenmelerle halkı Cumhuriyet ve Atatürk’ e karşı kışkırtıyorlardı.

Üç karşıt düşman düşünce kolundan gelen bu saldırılar, 1923-1930 arasında azalacağına artarak devam etmiş, sonraki yıllarda ise daha da çoğalarak günümüzdeki boyutlarına ulaşmıştır.

Kuruluş devrinde, Cumhuriyet Halk Fırkası milletvekili olan toprak ağaları da vardı. ( Dördüncü insan topluluğuydu) Onlar topraklarının korunmasından, köylü yurttaşların yanlarında ırgat ve yanaşma olarak çalışmasından ve kendi emirlerini dinlemelerinden yanaydılar.

Atatürk Cumhuriyeti, ilke ve devrimleriyle yapılacak TOPRAK REFORMU ile herkesi eşit hak ve hürriyetlere sahip yurttaş yapıyordu. “Bir Ağa ile bir Irgat’ ın eşit olduğu nerede görülmüştü? Irgat ve ahfadı okuduğu kadar okusun, yükseldiği kadar yükselsin Ağa’ nın nezdinde yine ırgattı. Elinde dedelerinden bu yana işgal yoluyla bulunan toprakları alıp ırgatlara dağıtmak kimin haddineydi? Bu Mustafa Kemal de çok oluyordu,” diye mecliste ve toprak ağaları arasında kendilerine destek arıyorlardı.

Oysa yurdumuzdaki toprak ağaları Osmanlının kuruluşundan bu yana “ Osmanlı hakimiyetini topraklarımıza dokunmazsanız ve çoğaltarak bizim saygınlığımızı korursanız kabul ederiz” koşuluyla ağalıklarını sürdürmüşler, topraklarını genişletmişlerdi. Avrupa Orta Çağının Derebeylik yönetimine dayanan yurdumuzdaki toprak ağalığı toprakların yanı sıra köylerdeki insanları da sahipleniyor, canının istediğinim koruyucu, kahya ve özel muhafız, silahlı güç yapıyor ve toprakları üzerinde Padişahlık, krallık gibi aşirete dayanan ağalığını sürdürüyordu. Osmanlı Padişahları dönem dönem bu Ortaçağ uygulamalarına son vermek istemiş, üzerinde oturdukları Tahtları sallanmaya başlayınca da vazgeçmişlerdi.

Kurtuluş Savaşında cephede vuruşan vatan için canını veren, bu toprakları kurtaran ağalar değil, ağaların yanında karın tokluğuna çalışan ırgatlar, marabalar ve yanaşmalar ile onların çocuklarıydı. Atatürk bu kahraman vatan evlatlarını cephelerde çok yakından ve iyi tanımış, bütün dünyanın bu kahramanlar karşısında şapka çıkardığına tanık olmuştu. Mehmetçik savaşı kazandıktan sonra komutanları “ Savaşı kazandık, düşmanı denize döktük, şehitlerimizi toprağa gömdük. Gazi oldun, İstiklal madalyası kazandın, haydi Mehmetçik sen köyüne dön. Bundan sonrasını biz hallederiz” demişlerdi. Köyüne dönen Mehmetçiklerin bazıları tarlalarının, eş ve kızlarının savaşa gitmeyen zenginler ve toprak ağaları tarafından zorla alındığını görmüşler, kahrolarak “ Biz bu Vatan’ ı bu günleri görelim diye mi kurtardık?” diyerek komutanlarına koşup çözüm istemişler veya ellerini kana bulamışlardı. Bazıları yine ağa kapısında ırgatlıktan başka iş bulamamış ve kahrolarak “  Biz Kurtuluş Savaşını askere gitmeyip yan gelip yatan ağalar için mi kazandık? Şehitlerimiz canlarını, Can’ larını ( sevdiklerini ) alan ağaların mutlu olması için mi verdi ?” diyerek komutanlara koşup çözüm istemişlerdi. Madem ki Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesiydi, öyleyse yanlarında olmalıydı.

Atatürk tüm bu gerçekleri yaşamış, kahraman Mehmetçiklerin dertlerini dinlemiş ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak, yeni bir enerji ve atılımla çözüm üretmeye çalışmıştı. Çevresinde yer alan uzman kişileri Çankaya’ da ki Atatürk sofrasında bir araya getirip konuyu tartışmış ve beyin fırtınası sonrası buldukları çözümü rapor halinde sunmalarını istemişti.

MACİT SABIR