VAROŞSUZ ŞEHİR BARSELONA-ALİ ÇETİN

275

Varoşsuz Şehir, Döner Kokusuz Caddeler!!!

Tozlu yolları, asfaltlarında otomobilin dingilini kıracak derinlikteki çukurları, her gün toplansa da nedense bidonlarının dışına taşan çöpleri, sanki olmak zorundaymış gibi şehir giriş ve çıkışlarındaki derme çatma binalar diğer adıyla gecekondular, son yıllarda azalsa da halen ülkemiz şehirlerinin vazgeçilmezleri. Neden böyle, niçin şehre girişte içimizi ferahlatacak o şehrin kimliğini yansıtacak, en azından en fazla ürettiği; elma, portakal, kayısı, kavun, Kars’taki kaz, komşu il Edirne’de olduğu gibi Pehlivan heykelleri veya en güzel binalarından biri değil de, döküntü binalar…

Kim, son bilmem kaç yılda; kalkındık, yaptık, uçtuk, havalandık dese de halen çoğu şehirlerimizin ana giriş caddeleri bile böyle…Bu arada yaşadığım şehir Mutlu İnsanlar Kenti Kırklareli’nin ana giriş yani İstanbul gelişinin diğer şehirlerimizden olumlu yönde ayrıştığının hakkını teslim etmeliyim.

Okurların çoğu farkında olmasa da biraz uzaklara gitmiştim.İspanya’ya.Gezdik gördük paylaşalım… Barcelona’ya yaptığım yaklaşık bir aylık bir gezi, daha önce 12’şer yıl yaşadığım İstanbul ve Ankara ile İspanya’nın turistik şehrinde gördüklerimi mukayese imkanı yarattı. Gel de karşılaştırma yapma, 1880’lerde yapılan binalara göre bir şehir inşa edilir mi, edilirmiş. Aynı tip balkonlar, dar sokaklar, zamanında 20-30 bin insanın yaşadığı şimdilerde 6 milyonu bulan şehir aynı tarihsel döneme göre inşa edilmiş, yeni binalar eskiden olduğu gibi taştan yapılmasa da aynı görünümdeki malzeme ile kaplanmış. Herkesin dikkatini çeken, önünde fotoğraf çektirilen heykellerle süslenmiş sokaklar.

Hemen her caddesinde ayrı bisiklet yolu olan, hatalı bile geçmeye çalışsa korna sesi, el hareketi veya sözle cezalandırılmadığı yani yayaya saygının sonsuz olduğu, taş kaplama geniş kaldırımlarında kay kay veya ginger (cıncır TDK henüz bir isim üretemedi bildiğim kadarıyla) ile gidilebildiği, (kaldırıma biniş ve inişin şehirlerimizde nasıl olduğunu sanırım en iyi bebek arabası kullanan anneler bilir), sabah 08.00’da uykudan uyandıracak gürültüyle başlasa bile, dengesi bozulan, köşesi kırılan, çöken kesme taşların çıkartılıp yenilendiği, hemen her sokakta bisiklet ve elektrikle şarj edilebilen motorsikletlerin cep telefonundan rezervasyon yapılarak kullanılabildiği, şehrin en dışına kadar aynı tip yapıların aynı kalite ve düzende devam ettiği, her sokakta meyve sebze dahi satılan market ve kafe, bar, berber-kuaförün bulunduğu, illaki de 2-3 caddenin birleşiminde insanların rahatça oturup dinlendiği parkların olduğu bir şehir Barcelona.

Ülkemizde her seviyede yetkilinin adeta turist duasına çıktığı son yıllarda, Belediye başkanının dünya ajanslarına kapasitemizi aşacak şekilde turist akını var Temmuz-Eylül arası doluyuz, Ekim’den sonra gelin diye seslendiği Barcelona… Ekim 2018 ayını keyifle geçirdiğim, plajlarında her ırktan insanın rahatlıkla denize girip her tipten deniz kıyafetiyle veya kıyafetsiz güneşlendiği, kimsenin bir diğerini rahatsız etmediği, yaklaşık 500 metre arayla bizdeki beach clup adlandırmasıyla moda olan şezlong ve şemsiye kiralayan ancak kesinlikle denize olan mesafesi kendi şemsiyesi ve havlusunu yere serenleri rahatsız etmeyen kafeteryaları. Ekim ayı serinliğinin akdeniz sularına vurmasına rağmen her yanı turistlerle dolu olan şehir.

Yarım litre suyun 1,60 Euro, Ekmeğin 1,5-2 Euro, Kruvasan çöreğin 1,20, Kapuçino kahvenin 2,50, 33’lük Biranın 3, Kutu kolanın 2,50, en ucuz atıştırmalık tabir edilen Patatas Bravas (bildiğin patates kızartması) 3,50 Euro, ekmek kabuğunun üzerine domatesin sürtülerek renk ve tat bıraktığı domatesli ekmeğin 3-4 Euro olduğu. Yani oralarda olmadığı için sabahları simit çay yerine, bir kruvasan veya domatesli iki * parça ekmek kabuğu, bir kahve içeyim dediğinizde en az 6 Euro… Ama buna rağmen turistlerin çığ gibi gelmeye devam ettiği yemek, döner, et kokularının caddelerini kokutmadığı şehir Barcelona…

Ne kadar Türk vatandaşının çalışıp yaşadığı bilinmemekle beraber, döner kebabın adı ve işletenleri memleketlimiz olmasa da bu isimde ana caddelerde açılan lokantaların sayısı dikkat çekecek kadar fazla. Yalnız dönerci dükkanlarının bizim şehirlerimizden bir farkı var! Lokanta girişinde yani kapıdan, camdan döneri göremiyorsunuz ve kokusunu alamıyorsunuz. Eee binalar 4-5 kat, lokanta bina girişinde, kebap döner kokusu nerede? Her lokantanın mutfak bölümü herkesin gözü önünde ancak iyi bir havalandırma sistemi kurulmuş olmalı ki döner veya diğer yemek kokularını ancak masanıza geldiğinde hissedebiliyorsunuz. Olabiliyormuş ben çok şaşırdım.

Pekiyi, ben kızım damadım Barcelona’da yaşıyor da gittim gördüm, size niye anlatıyorum. Nasıl anlatmayayım değerli okurlar, komşu Yunan veya Bulgara çıktığımda bile hissettiğim güven duygusunu orada daha fazla hissettim. Eee neymiş bu güven duygusu derseniz; her kafe, bar, restaurant, taksi, otobüs v.b. yerlerde maddi yönden kazık yemeyeceğim duygusu, yolda karşıdan karşıya geçerken hatalı bile yaya olarak geçmeye kalksam kazaya uğramayacağım hissi, sokaklarında serbest gezen kedi, köpek olmadığından zarar görmeyeceğim duygusu, yolda, plajda hırsızlığa maruz kalmayacağım duygusu, polisi tarafından haksız tutuklamaya maruz kalmayacağım duygusu, polislerinin müşterek dil gibi addedilen ingilizce, fransızca, almanca dillerinden birini bildiklerinden emin olduğunuz sorunuza cevap alabileceğiniz duygusu (damadım yabancılar şubede bile Türkçe konuşmadan işin halledemiyordu), hatta piyango bileti veya kazı kazan aldığınızda barkodunun seyyar makineye görebileceğiniz şekilde okutularak ikramiye kazandığınız veya kazanamadığınızı rahatlıkla görebildiğiniz kandırılmadığınız duygusu (son gün 10 Euro kazandım, zararlar çıktı), daha hangi duyguyu yazayım.

Biz neyi eksik yaptık desem de, diğer coğrafyalardaki ülkeler insanlarına daha rahat, çok daha güvenilir, kuralları herkes tarafından anlaşılabilir, uygulanabilir, süreklilik arz eden uygulamalarıyla, şehirlerini daha yaşanabilir hale getirmişler. Bu imkanları sağlarken de din, dil, ırk ayrımı yapmadıklarını görüyorsunuz mesela; taksiciler, Pakistan, Bangladeş ağırlıklı, kasaplar, sokaklardaki küçük marketleri işletenler Arap kökenli, berber kadın erkeğe birlikte hizmet veriyor ve Kuzey Afrika Arap ağırlıklı, seyyar satıcılar son zamanların yeni göçmeni orta Afrika ülkelerinden, ihtişamlı kiliselerinin yanında bina giriş katlarında da olsa hemen her müslüman ülkenin ayrı mescidleri, hintlilerin ibadethaneleri…

Hayatımın geri kalanını yaşamak için seçtiğim memleketim Kırklareli’de de hayat keyifli görünse de oralar daha bir farklı, daha güzel, daha keyif verici sanki.

Geçenlerde gazeteci Yılmaz Özdil’in eminim araştırmaya dayanarak Newyork, Paris, Londra ve Barcelona Belediye başkanlarının faaliyetleri ile ilgili olarak; Barcelona Belediye  Başkanı Hanımefendinin kiralık evde oturduğu, işine bisikletle veya yürüyerek gidip geldiği, yanında koruma, yardımcı vs.bulunmadığı, diğer şehirler gibi araçlardan sızan gazların şehir insanlarını rahatsız etmemesi için bisiklet ulaşımı için tüm imkanları kullandığı, yoksulluğun azaltılması çalışmalarını yoğun olarak sürdürdüğünü, yazmıştı.

* Barcelona belediye başkanının dünyada hangi ülke veya şehirleri gezerek hangi güzel örnekleri şehrine uyguladığını, turistlere temmuz eylül arası gelmeyin tam hizmet veremeyebiliriz cesur açıklamasını yapmasına rağmen insanların bu şehre neden aktığını sizlere iyi anlatamasam da gayet iyi anladım tabiiki, ama ilimiz evvelki belediye yetkililerinin Çin’e kadar resmi geziye gittiği, il yöneticileri bir yana, İlkokulu okuduğum Kavaklı belediyesi önceki görevlilerinin bile Avrupada gezmedikleri ülke bırakmadıkları, yerel yönetim seçimlerinin yaklaştığı bu son aylarda her yerde konuşuluyor. (Diğer il ve beldelerde neler olduğunu Sayıştay raporları yazıyor, şimdilik yerelde kalalım, bu dönem görevlilerinin faaliyetleri henüz sokaklarda konuşulmuyor, bu yüzden önceki dönem görevlilerinin faaliyetlerinden bahsediyorum.)

Tabii ki gitsinler, şahsi bütçeleri elveriyorsa gözümüz yok (benim vergilerimden bir kuruşla dahi hele bu günlerde bırakın belediyeyi hiç kimsenin gitmesine kesinlikle reyim yoktur, yukarıda fiyatlarını yazdığım ürünleri satın alırken yani Euroyu TL’ye çevirirken neler çektiğimi ben biliyorum), ama en azından dünyada en kolay şey yani kopyalamayı yaparak yurtdışına gidemeyenlerin de gördüklerinizin en azından bir kopyasını, benzerini görmesini sağlayın da biraz gözümüz açılsın.

Az daha unutuyordum, Barcelona gibi bir dünya turizm cennetinde AVM yokmuş, görmedim hiç… İstanbul’a dönene kadar da olmadığı hiç aklıma bile gelmedi nedense, herhalde küçük esnaf, dükkan görüntülerini özlemişim.

Şimdi düşünüyorum da onlar mı dünyayı yanlış okuyor, biz mi bir yerlerde hata yapıyoruz, takdirlerinize…

Ali ÇETİN