Yaşlı Bir BİLGE’ den Gençler’e Öğütler

 

 

Son günlerde moda oldu anıt ağaç sevgisi. Sanki genç ağaçların katli vacipmiş gibi ülkenin her yerinde çeşitli sebeplerle, HES, RES, YOL gibi ormanlarımız ve ağaçlarımız katledilmeye başladı. Enerji ihtiyacı var, ormanları kes, yol lazım ormanları kes. İlgililerde bu ağaç ve doğa katliamını sulandırmak için son günlerde ülkenin herhangi bir yerinde 100 yıllık bir ağaç buldular mı, hemen anıt ağaç tesçili için koşuşturma başlatıyorlar. Ağaçlar 100 yaşına gelince anıt oluyor da 100 yıllık insanlar ne oluyor acaba merak eden var mıdır ?

Bizim insanlarımız 60 lın 70 li yılları biraz zor atlatsa da 90 dan sonrası daha da zor oluyor. Yaşlılar resmen bunak muamelesi görüyor. Halbuki, geçen uzun yıllar içinde o beden ve ruh neler yaşamış, ne acı tecrübeler elde etmiştir, üstelik pahalı bir bedel ödeyerek, acımasızca geçip giden yıllar. Her geçen yıl aslında 365 sayfalık bir kitap gibi neler katmıştır hayata, yeter ki okumasını bilelim. Geçen yıllar raflarda birikmiş kitaplar gibi bir kütüphane oluşturmuştur insan yaşamında. Hani eski bir sözümüz vardı, belki hatırlayanlar kalmıştır; “ bir yaşlı öldüğünde, bir kütüphane yanmış gibi oluyor “ diye. Aslında o kütüphaneler yanmadan girip içine bazı kitapları okumak lazım amma, işin o tarafı pek kolay değil. Bazen okumak istersin de imkan olmaz diye üzülürsün, bazen de fırsat ayağına kadar kendiliğinden gelir.

Soğuk bir aralık günü Alsancak Devlet Hastanesinin 320 numaralı odasında karşılaştık öyle bir yaşlı kütüphane ile. Üç günlük oda arkadaşlığımız sırasında mümkün olduğunca tanımak ve farklı bir şeyler öğrenmek için iyi bir fırsat oldu. 91 yaşında genç bir Yahudi, Avram Alberto Hazan. Her yıl için bir kitap saysak dahi yeterli olacak iken, onu tanıdıkça sanki her ay için bir kitap yazılmış gibi dolu dolu bir insan. Sabah kalkıp gazetesini okuyor, bulmaca sayfasını çözüyor, ziyarete gelen akraba ve dostlarını teselli ediyor ve boş kalan zamanında ise tombala oynayacak kadar aktif ve enerjik, üstelik bu adam hastanede yatan bir hasta.

 

KEMERALTI’ NIN ALBERTO ABİSİ

 

Alberto 70 yıl İzmir Kemeraltı Çarşısında terzilik yapmış. Geçen yıllar içinde kendisini öylesine kabul ettirip sevdirmiş ki Kemeraltı’ nın sembol isimlerinden olmuş, gazete manşetlerine ismi yazılmış, TV kanallarında Kemeraltı tanıtılırken sembol olmuş onsuz tanıtım yapılamamış. Hisarönü Bidayet Handaki terzi dükkanı yıllarca terziliğin duayeni olarak ziyaret edilmiş. Mesleğini severek, büyük bir aşk ve sabır ile yapmış ve karşılığı tabiî ki geçimini sağlayacak bir gelir olduğu kadar binlerce esnafın olduğu bir çarşının sevgi ve saygısı olmuş.

 

1970 yılında İspanya’ da Terzilik üzerine konuşma ;

 

1970 li yıllar konfeksiyon giyimin zirve yapmaya başladığı yıllar. Terzilik mesleği yavaş yavaş ölmek üzere. Bir çok terzi dükkanını kapatarak konfeksiyon atölyelerinde işe başlamış. 1953 yılından itibaren Kemeraltı Terziler Derneğinin kurucuları arasında yer alan Alberto İspanya’ da düzenlenen bir seminere konuşmacı olarak davet edilir. Konuşmasında terziliğin kutsal bir meslek olduğunu, severek ve inanarak yapılırsa hiçbir zaman değerini kaybetmeyeceğini savunur, hazır giyim dünyasına karşı.

 

ALBERTO ekaliyet olarak yaşamanın her türlü zorluğunu yaşayan bir insan olmasına rağmen içindeki Atatürk sevgisi hiç eksik olmamış. Atatürk’ ün laiklik ve vatandaşlık tanımlarının anlam ve değer bulduğu örnek bir insan. “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan her yurttaşımız Türk’ tür. “ sözünün gerçek anlamının ne olduğu çok iyi bilen ve anlatan bir Atatürk sevgisi hala canlı olarak onun sözlerinde yaşıyor. “ Ben evimde bir Musevi gibi yaşar, kendi dilimi konuşurum amma, iş ve sosyal hayatımda bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak ülke kanunları ne gerekiyorsa onlara uyarım” diyerek laikliği ve anayasadaki vatandaşlık tanımını hala anlamak istemeyenlere sesleniyor.

 

ATATÜRK ile tanışma

 

Alberto ilkokul 2. sınıfta iken ATATÜRK işle tanışır. İzmir’ i ziyaret eden Atatürk trenle ANKARA’ ya dönmek üzere yola çıkar. Atatürk’ ün treninin Turgutlu üzerinden geçeceğini öğrenir. Okuldan kaçıp tren istasyonuna gider. Atatürk’ ü karşılamak isteyen büyüklerin arasından ön sırada kendine yer bulur. Şansına Atatürk’ün vagonu onun tam önünde durur. Trenden inen Atatürk onun saçlarını okşar ve “ Ne haber kerata “ diye halini sorar. Atatürk ile karşılaştığı ve onunla konuştuğu anı hiçbir zaman unutmaz ve tatlı bir anı olarak hala ilk gün heyecanı İle anlatır.

 

BABASI TOPAL BESİM ; Balkan Savaşı Gazisi

 

Alberto’ nun babası Balkan Savaşı öncesi Selanik’ te yaşayan bir Yahudi ailesidir. Balkan Savaşı sırasında Osmanlı Ordusunda omuz omuza Türkler ile birlikte çeşitli cephelerde savaşır. Bir çatışma sırasında ayağını vuran bir şarapnel parçası ile yaralanır ve tedavi edilir. Ancak yarası ağırdır ve sonuçta bir ayağı sakat olarak cepheden döner. Bu sebepten arkadaşları ona “TOPAL BESİM” adına uygun görürler. Selanik düşünce Türkler ile birlikte Anadolu’ ya Turgutlu’ ya iskan edilirler. Hayat yahudiler içinde zordur, topal Besim eski çuvalları toplayıp, onarıp yamayıp yeniler ve satarak ailesinin geçimini sağlar. Bu meslek Alberto’ nun ilk terzilik deneyimlerinin yaşandığı yıllar olur. Alberto’ nun Turgutlu günleri fazla uzun sürmez. Ailesinden ayrılarak İzmir’ gelir, yapabileceği tek meslek iyi çuval yamamaktır. Şansı bu defa yanındadır ve kendini Kemeraltı’nın en iyi ustası  Terzi Kemal Hepakşin’ in dükkanında bulur. O yıllarda böyle bir ustaya çırak olmak büyük bir şanstır ve Alberto bu şansını iyi kullanır. “ Başarının sırrı, yaptığın mesleği kutsal bir meslek olarak kabul edecek ve büyük bir aşkla yılmadan, yorulmadan, şikayet etmeden ve başkalarının kazancında gözün olmadan daima dürüst ve onurlu çalışacaksın” diye ifade ettiği çalışma hayatında şans hep ondan yana olur.

 

İSMET İNÖNÜ ile tanışma ;

 

Alberto 1948 yılında komando eri olarak Muğla’ da askerliğini yaptığı sırada terzi kalfalığı yine şansı olur. Alay komutanının eşine dikmiş olduğu bir elbise günün konusu olur. Bundan sonraki günleri Alay karargahında geçmeye başlar. Bir gün Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ nün Muğla’da askeri birlikleri ziyaret edeceği haberi gelir. Bütün Alay Cumhurbaşkanı’ nı karşılamaya hazırlanır. Alberto’ nun ise telaşı başkadır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ nün kızını ağırlamak görevi Alay Komutanının kızına verilmiştir. Alay Komutanının kızı da İnönü’ nün kızını Muğla’ da Hamursuz Dede tekkesine götürmek ister. Alberto bu görevi başarı ile yerine getirir ve Alay Komutanına bilgi vermek üzere huzura gelir. Künyesini okur “ Besim oğlu Avram Alberto Hazan…” Cumhurbaşkanı İsmet İnönü duyduklarına inanamaz,” bir defa daha tekrar et “ diyerek uyarır. Daha sonra Alay Komutanına dönerek “ Bölüğünde bu işi yapabilecek Ahmet-Mehmet yok muydu “ diyerek sertçe çıkışır. Alay Komutanının cevabı ders gibidir  “Türk Ordusundaki Mehmetçiklerin hepsi AHMET-Mehmet kadar değerlidir, adı alberto olsa bile” bu cevap üzerine İnönü fazla konuşmaz. Alberto bu olayı hiçbir zaman unutmaz. “ İnönü büyük bir diplomattı, Yahudileri fazla sevmezdi ama, 2. Dünya Savaşı sırasında yaptıkları da asla unutulmamalı” diyerek Devlet adamalarının hatalarından dolayı devlete küsülemeyeceğini belirtiyor. CHP Hükümetleri zamanında çıkarılan “VARLIK VERGİSİ KANUNU” ile binlerce Yahudi doğuya çalışma kamplarına gönderilmişti. Ülkemizde yaşayan yahudilerin hepsi vergi ödeyecek kadar zengin değildi henüz.

 

 

 

KISSADAN HİSSE : MEZAR KOMŞUSU

 

Alberto’ da yaşanmış hayat hikayeleri kadar kıssadan hisse alınacak hikayelerde var. Softanın biri her gün beş vakit namaz kılıp dini vecibelerini yerine getiriyormuş. Bunun karşılığında da Tanrıdan bir tek isteği oluyormuş. “ Tanrım Kabir komşum olarak iyi bir insan nasip et” Her namazdan sonra böyle dua ettikçe bir gece uykusunda melekler gelir ve ona “ senin kabir komşun kasap Mustafa olacak “ diye haber verirler. Softamız baştan ciddiye almaz ama üç gece ayni rüyayı görünce merak eder ve kasap Mustafa’ yı takip etmeye başlar. Bir de ne görsün kasap Mustafa ayyaş, berduş, kumarbaz ne kadar kötü ve olumsuz iş varsa hepsini bir tamam yerine getiren olumuz bir insan. Eyvah der “ ben bu insanla mı kabir komşuluğu yapacağım” Takip ettiği bir gün kasap Mustafa’ yı viranelik bir eve girerken görür. Tamamen boş bir ev ve evin ortasında iki direk. Kasap Mustafa direklere bağladığı ipleri aşağı salar ve yaşlı bir kadını salıncaktan indirip, bir güzel temizler, yedirir, içirir elini öper ve tekrar yukarı bağlar. Softamız buna bir anlam veremez ve kasap Mustafa’ ya sorar “ bu kimdir ve nedir “ diye. Kasap Mustafa “ bu kadın benim anamdır. Kendisi yaşlı ve yatalak. Kendine bakamadığı için ben hergün onu doyurup temizliyorum. Başkaları ve zararlı hayvanlar ona zarar vermesin diye salıncakla yukarıya bağlıyorum ki ben gelene kadar rahat etsin” Softamız gördüklerine ve duyduklarına inanamaz ve çıkar gider.

“Ya işte böyle” diyor yaşlı bilge. İnsanları yaptıklarına ve görünüşlerine göre değerlendirmeye veya yargılamaya kalkarsan yanılabilirsin. Her insanın içinde gizli bir cevher ve merhamet duygusu vardır. Yeter ki onu görecek zamanın ve isteğin olsun.

 

BUNDA DA BİR HAYIR VARDIR

 

Söz efsanelerden ders almaktan açılmışken bir tane daha anlatalım. Osmanlı Şehzadelerinden bir tanesi ava meraklı imiş. Her av partisine gittikçe yanında da çok sevdiği bir arkadaşını götürürmüş. Arkadaşı Şehzadenin oklarını hazırlar, yayını gerer ve diğer hizmetlerini görürmüş. Yaptığı ve yapamadığı her iş için “ bunda da bir hayır vardır” diyerek teselli olurmuş. Arkadaşın adı “ bunda da bir hayır vardır “ olarak kalmış.

Bir gün yine bir av partisinde Şehzadenin yayını hazırlamış, ok’ unu yerleştirmiş ve Şehzadeye teslim etmiş. Ancak yay hatalı gerildiği için Şehzade’ nin iki parmağı kopmuş. Arkadaşı yine “ bunda da bir hayır vardır” diyerek olayı yatıştırmaya çalışmış ama Şehzademiz çok öfkelenmiş. “Başlarım senin hayırından, atın bunu zindana” diye emir vermiş.

Arkadaşı zindanda günlerini geçirirken Şehzademiz bir gün Ormanda yamyamların eline esir düşmüş. Yamyamlar Şehzadeyi bir kazana koyup kaynatmaya başlamışlar. Ancak yamyamların bile yazlı olmayan kuralları varmış. Vücudundan bir uzvu eksik olanın eti yenmez. Bakıyorlar ki Şehzademizin iki parmağı eksik. Kurallara uymuyor diye Şehzademiz kazandan çıkarılır ve serbest bırakılır. O an aklına arkadaşı gelir “ Bunda da bir hayır vardır”

 

İşte böyle geçti üç gün. Yaşlı kütüphaneden okuyabildiğimiz kadar okuyup ders almaya çalıştık. Ancak alınması gereken o kadar çok ders ve okunması gereken kitap var ki, kahve köşelerinde boşa zaman geçiren veya geçirdiğini zanneden insanlara acıyamıyorum bile.

 

 

 

 

 

Mustafa Karaca

 

İzmir 12.12.2016-14.12.2016