Yukarıkanara Köyü

774

Kofçaz ilçemizin en küçük köylerinden biridir Yukarıkanara köyü. Köy hakkında bilgi sahibi olmak isteyip internet sayfalarında arama yaparsanız eğer, “Osmanlı Ordusunun et ihtiyacını karşılamak için kesim yapılan yer, mezbaha, anlamına geldiği için kanara ismi verilmiştir” diye kısa bir bilgi notuna ulaşabilirsiniz.

Bu görüş doğrultusunda gidersek eğer o bölgede böylesine büyük miktarda ve bir ordunun veya hadi sayıyı biraz azaltalım, askeri birliğin et ihtiyacını karşılayacak miktarda kesim yapılan mezbahanın en azından bir kesim binası, etlerin işlenmesi ve saklanması için binalar olması gerekmektedir. Kısaca mezbaha sadece varmış demekle olmuyor, muhakkak bir iz, bir kalıntı olması gerekir. Yaklaşık bin yıllık olduğu tahmin edilen Yukarı Kanara Kalesi her ne kadar taşları yağmalandı yıkıldı ise de günümüze bazı kalıntılar kalmıştır. Tarlalardan hala çanak çömlek izleri, kalenin yıkıntılardan kalan duvarlarının taşları orada bir yaşam ve varlık olduğunu bize söylüyor. Böylesine kapsamlı bir mezbahadan ise bir tek tuğla parçası veya bir tek temel taşının olmaması veya kalmaması bizi biraz düşündürüyor.

Yukarıkanara Köyü’ne ziyaretimizde bize o köyde doğup yetişen Mali Müşavir Mahmut Arda ve Harita Mühendisi Mahmut Bozan eşlik etti. Köy kahvesinde sohbetimize Muhtar Erdinç Karaman, Aza Şerif Ün (kahve sahibi), Mehmet Özmen, Ramadan Salman, Mustafa Balbay (Aza), Yaşar Bozan, Yaşar Üstün eşlik ettiler.

Köye girmeden önce Mahmut Bozan’ ın babasının koyun kışlasına uğradık. Kışla 100 yıldan eski bir geçmişe sahip. Aile yıllardır geçimini bu kışladan sağlamış. Ancak babanın anlattığına göre eski kazançlar kalmamış. Kazanç kalmayınca köylüde heves kalmamış. İnsanoğlunun doğaya karşı acımasız davranışları doğanın dengesini bozmuş. Yaşam alanları daralan yaban domuzları köy yakınlarına ve kışlalara zarar vermeye başlamışlar. Köylü çareyi geceleri elinde tüfek domuz nöbetinde bulmuş. Ancak bu olayda çözüm getirmeyince,  Orman İşletme Müdürlüğü eğitilmiş kurtları doğaya salmakta bulmuş. Kurtlar büyük domuzlara bir zarar verememesine rağmen domuzların yeni doğan yavrularının yemeye başlamış. Bu olayın domuz sorununa çözüm getireceği düşünülürken bu defa kurt sorunu ortaya çıkmış. Köylü şimdi yeni doğan kuzuları kurtlardan korumaya çalışıyor. Yeni doğan yavru eti yemeye alışmış kurt nereden bulacak her zaman domuz yavrusunu. Onlarda kendilerine göre çözüm üretmişler. Şimdi kuzu zamanı.  Koyunlar ikişer ikişer  yavrulamaya başlamışlar. Dün gece dünyaya gelen bir yavruyu annesi gecenin karanlığında kaybetmiş, çoban yavruyu bulana kadar oldukça üşümüş olmalı ki soba başında bile titriyordu. Yaşama şansı çok az dediler. Eğer yeni doğan bir kuzuyu annesi yalayarak kendi kokusunu alıp emzirmeye başlamazsa kuzunun yaşama şansı az oluyormuş. Soba başında hayata tutunmaya çalışan iki yavru kuzuyu 24 saat boyunca biberonla besledikten sonra anne sütüne verecekler. Bakalım bu yavrular inat edip hayata tutunabilecek mi.? Nede olsa köylü kuzusu insanlıktan nasibini 24 saat geçmeden almış. Halsiz yatmasına rağmen biz odaya girince misafirleri yatarak karşılamak ayıptır diye ayağa kalktı ve bize hoş geldin dedi.  Baba köyün en yaşlılarından olduğu için köyün tarihi ile ilgili temel bilgileri de ondan alıyoruz. Dağ başında bir çoban kulubesinde çoban ateşi ile yapılan çayın lezzetine de doyum olmuyor hani. Bu çayı İstanbul Hotellerinin beş çayı partilerinde bile içemezsiniz.

Köyün bilinen tarihi 1877-78 Osmanlı-Rus harbi, ( halk arasında 93 harbi), ile başlıyor. Daha önce Malkoçlar köyünün Bulgaristan tarafında kalan Kaybılar (gaybılar) köyünde yaşayan Türk köylüleri savaş sonrası yapılan Berlin anlaşması ile Bulgaristan’ da kalınca zorunlu bir göç olayı başlamış. Kaybılar Türk köylüleri Yukarıkanara’ ya, Yukarı Kanara Bulgar köylüleri Kaybılar’ a göç etmişler. Devlet’ ler arasında her ne kadar siyasi problemler yaşansa da köylüler bazı sorunları kendi aralarında çözmüşler. Bulgar komşu evine eşdeğer bir evi bulup Türk köylü ile anlaşarak sorunsuz halletmişler, siyasilerin çözmekte zorlandığı göç sorununu. Diğer sorunlar da resmi anlaşmalar ile çözülmüş.

İşin bu tarafından bakarsak eğer Yukarıkanara köyü 1877-78 yılına kadar Bulgar köylülerinin yaşadığı bir köy iken 1878 yılından sonra Türk köyü olmuş. Peki Bulgarların yerine buraya gelenler kimler imiş ve hangi şartlar altında gelmişler. Mahmut Bozan’ ın dedesinin anlattığına göre köyleri Bulgar ordusu tarafından işgal edilince Türklerin göç olayı zaruret olmuş. Ancak bazı askerler köydeki gençleri ve çocukları öldürmeye başlamış. Bulgar komşu bu katliama seyirci kalamamış ve Mahmut Bozan’ ın dedesini eteğinin ( köylünün söylemesiyle FITA) altına saklamak suretiyle mutlak bir ölümden kurtarıyor.  Ne de olsa komşuluk hatırı veya kendisi de bir anne olan kadın bir çocuğun ölümüne seyirci kalamamış.

Savaşlarda ve göçlerde tüm acıları, ölümleri ve yıkımları sivil halk yaşamıştır. Bir ailenin yüzlerce yıldır yaşadığı köyünden her şeyini bırakarak ayrılması. Üstelik birçok canlar katledilirken kendi canını kurtardığına bile sevinemeden hatıraları ve her şeyini bırakarak kaçarak göç etmesi.

Kaybılar’ dan gelenlerin alevi- Bektaşi inancına sahip köylüler olması onların ayrıca geldikleri yerde de bir çok zorluklar yaşamalarına sebep olmuştur. Ayrıca Gülşani dediğimiz  Şeyh Bedreddin taraftarlarının da 1420 yılından beri Osmanlı’ da yaşadığı zorlukları düşünecek olursak, yeni geldikleri ve Anavatan olarak kabullendikleri topraklarda oldukça zorlu koşullar altında yeni yaşamlarına başlamaları, başka bir deyişle hayata tutunmaları kolay olmamıştır.

1877-78 savaşının yaraları sarılamadan, yaşanan acılar gerçekten efsaneye dönüşemeden 1912 yılında 1. Balkan Harbi ile yeni bir istila ve acılı günler yaşanmaya başlar. Balkan Savaşında Bulgar ordusu karşısında tutunamayan Osmanlı ordusu büyük bir bozgun ile geri çekilirken köyleri savunmasız bırakmıştır. Köylüler yeniden her şeylerini bırakıp yanlarına alabildikleri ile canlarını kurtarmak acısıyla Kırklareli’ ne doğru yeni bir göç yolculuğuna başlamışlardır. Kırklareli tren garına yetişenler canlarını kurtarmak amacıyla trene binip İstanbul’ a kaçmaya başlamışlardır. Bu durumu seyreden İngiliz ve Fransız subayları ise bu vahşet katliamını sadece uçaktan fotoğraflamışlardır. Onların çektikleri fotoğraflar da bile insanların çektiği acı ve korkuyu görmek mümkün olmaktadır.

Bu göç esnasında ilginç olaylarda yaşanmıştır. Yaşar Bozan’ ın babası Kırklareli’ ne yaklaşınca Kara kayalar mevkii denen taşlık bir yerde dünyaya gelmiştir. Bu olayı unutmamak için namı KARA KAYA olarak anılmış yaşadığı sürece. Ölümler olduğu gibi yollarda doğumlarda olmuştur hayatın bir gerçeği olarak.

Köy 3. göç olayını da 1920 yılında Trakya’ nın Yunan işgali ile yaşamıştır. Yeniden hayata tutunmaya çalışmalarının ardından henüz 10 yıl bile geçmeden yaşanan bu yunan işgali köylüleri canından bezdirmiş. Balkan Harbinde Kırklareli tren istasyonunda yaşanan faciayı bilenler henüz hayattadır. Başkalarının insafına canlarını bırakmaktansa çareyi kendileri bulmuşlar. Yukarıkanara ve Aşağıkanara köyünden yaya olarak Tekirdağ limanına varmışlar. Limanda bekleyen bir gemi ile Mudanya’ ya , oradan yaya olarak Bursa’ ya ulaşmışlar. Bursa’ da üç yıl süren çileli yaşamları yine köylerine göç etmekle son bulmuş. Köyde yıkılmayan eski Bulgar evleri onların yaşadıkları bu hüzünlü hikayelerin tarihi bir kanıtı gibi, yıkılmadan saklanmaktadır. Her ne kadar Bulgar kılısesi yıkılmış olsa da yerini herkes bilmektedir. O günlerden bugüne hatıra olarak KILISE AHLATI denilen yaşlı bir ahlat ağacı bize o günleri hatırlatmaktadır.

Bütün bu acıları ve kıyımları yaşayan Trakya ve özellikle balkan köylüleri yeni kurulan Türkiye Cumhuriyetinde yaşam hakkı ve huzur buldukları için Atatürk devrim ve ilkelerinin ve laikliğin ne anlama geldiğini çok iyi bilirler. Cumhuriyetle birlikte köylere gelen öğretmenler müthiş bir coşku ile köy çocuklarını eğitmeye başlamışlardır. Ailelerde çocuklarının okuyabilmesi için her türlü fedakarlığı yapmıştır. Çocuklarda öğretmenlerinin ve ailelerinin bu fedakarlıklarını karşılıksız bırakmamış ve okumuştur. Köyden, Mahmut Arda mali müşavir, Mahmut Bozan Harita mühendisi, Veli Kuzu Veteriner hekim, ablası Kimya profesörü olmuştur. Ayrıca köyden birçok öğretmen, hemşire, doktor ve avukat meslek sahibi olarak iş hayatına atılmıştır.

Bu idealist öğretmenlerden NECATİ DÜZEN 1970 li yıllarda köyde öğretmenlik yapmış ve birçok öğrenci yetiştirmiştir. Öğretmenler öğrencilerine sadece okul kitaplarında verilen bilgilerle yetinmeyip onların hayatta başarılı olabilmesi için gerekli olan azim, çalışma ve güven duygusunu da öğretmişlerdir. Öğrencileri ile tek tek ilgilenip onların kabiliyetlerine göre nerelere gitmesi hangi lise ve üniversiteye gitmesi konusunda da yardımcı olmuşlar ve öğrencileri ile beraber çalışmışlardır.

İlk okulda okuyan Mahmut Arda; kışın yağmur ve kar suları ile akan derenin geçit vermediği zamanlarda dere kenarında ki ceviz ağacının uzun dalları üzerinden atlayarak karşıya geçip okullarına geldiklerini ve dersi kaçırmamak için nasıl fedakarlık yaptıklarını güzel bir anı olarak paylaşıyor. Mahmut Bozan ve arkadaşları ise daha farklı bir çözüm bularak ağaçlardan tahta ayaklar yaparak karşıya geçip derse yetiştiklerini anlatıyor. Adam olacak çocuk belli olur derler ya, işte bizim Mahmut o yıllarda dereninin haritasını çıkararak nerelere basılması gerektiğini tespit etmiş ve iyi bir harita mühendisi olacağının sinyallerini vermiştir.

Gezimize Yukarıkanara Kalesi’ ni ziyaret etmek üzere, devam ediyoruz. Kale bayırı denilen yer oldukça dik bir yer. Kale’ nin başlangıç noktasında Mahmut Bozan’ ın baba evi var. Ev eski bir Bulgar evi. Her türlü ihtiyacı karşılamak üzere yapılmış. Ancak evin arka kısmındaki küçük kapı dikkatimizi çekiyor. Eski Bulgar evlerinde daima üç kapı bulunurmuş. Birinci kapı cümle kapısı dediğimiz evin giriş kapısı. Ancak samanlığın içinden evin arkasına açılan ve varlığı dışarıdan görülmeyen diğer kapı ise kaleye doğru bir kaçış kapısı gibi. Dağ köylerinin ortak sorunu olan eşkiyaların köy basarak köylüyü haraca kesmesi ve yağmalaması olayı bu köyde de sık yaşanan olaylardanmış. Zoru gören ve evinin basıldığını, eşkiyaların geldiğini gören Bulgar çareyi samanlık içinden açılan arka kapıdan kaçarak kale’ ye sığınmakta bulurmuş.

Buraya yapılan kale belli ki savunma amaçlı yapılmış. Kale her ne kadar tahrip edildi ise de kalan duvarlar bize kalenin yapısı hakkında bir bilgi veriyor. Horasan kireci ile işlenmiş bir metre den fazla kalın duvarları ile iyi korunma şansına sahip bir konumda. Kalenin mazgalları gözetleme amaçlı yapılmış. Kaleye gelecek bir saldırıyı görüp tedbir alma şansları fazla. Kale’ nin karşısında bulunan ve maşatlık denilen mevkide bulunan mezar kalıntıları ve insan kemikleri bizleri çok uzak zaman dilimine götürüyor. İşin o kısmını tarihçi ve arkeologlar nasıl olsa bir gün hallederler.

Kaderine terk edilen kale mazgalları yüzlerce yıl sonra tilkilere yuva olmuş. Veli Kuzu “ çocukluğumuzda mazgalların içinde tilki yuvaları vardı. Tilkilerin gözüne fener tutup yuvalarından çıkması sağlıyor ve kaçmaya çalışan tilkiyi avlıyorduk.” Belli ki Veli Kuzu’ nun da o yıllarda hayvanlara karşı ilgisi fazla imiş ki, biraz olgunlaşınca onları öldürmenin değil, yaşatmanın daha doğru olacağını düşünmüş ve veteriner hekim olmuş. Kale mazgalları definecilerce tahrip edilmiş. Bugün tilkilere bile yuva olmaktan uzak, önleri ve içleri tamamen taşlarla doldurulmuş. Veli Kuzu bugün o tilkileri görse köyümün bir zenginliği diyerek hasta olanları tedavi eder hayata daha sağlıklı devam etmelerini sağlardı.

Kale gezimizden sonra köy kahvesinde köylülerle sohbetimize devam ediyoruz. Ortam ısınınca ve de geliş amacımız daha iyi anlaşılınca daha farklı konulara girmeye başlıyoruz. Eski bilgilerin ve de orduya et sağlayan mezbahadan dolayı köyün isminin kanara olduğu hikayesine kimse inanmamasına rağmen yıllardır aksi ispat edilene kadar inanmış gibi görünmeye devam ediyorlar. Ancak bazı bilgilerde bizi başka bir varsayıma götürmeye başlıyor. Şimdi onları biraz olsun kanıtlayabilmek için gezimize devam ediyoruz.  Hedefimiz Aşağıkanara Köyü yolu üzerindeki HACILAR (acılar) MEZARLIĞI.

Ancak burada muhtar Erdinç Karaman’ ın bir ricasını ilgili ve yetkililer iletmeden gitmeyelim. Köyün eski camisi yeniden yapılmak üzere yıkılmış. İnşaat devam ediyor ancak maddiyat durumu zayıf olduğu için yavaş ilerliyor. Köyde hoca yok. Köye gelen hocalar ise köyde durmuyor. Köylüler işi espiriye vurmuş. “Köyde ölümler olmayınca hocalarda köyde kalmak istemiyor” Ha benim güzel köylüm köyde zaten kaç kişi kalmış. Her gün bir ölüm olsa yirmi günde zaten köy biter. Hocanın bunu bilmediğini mi sanıyorsun. Yirmi gün sonra köysüz ve işsiz kalacağına önceden tedbirini alıyor adam. Nede olsa okumuş çocuk, kafası çalışıyor.

Mezarlık ile ilgili anlatılan efsane; Osmanlı zamanında bir gurup hacı hacca gitmek için bir yerlerden yola çıkmışlar. Ancak bu yerler Aşağı ve Yukarıkanara veya Malkoçlar köyleri değil. Yolda eşkiyaların baskınına uğramışlar ve hepsi öldürülmüş. Gömüldükleri yere bunun için Hacılar Mezarlığı denilmiş. Ancak burada efsane kopuyor. Anlatılanlara göre dört yüzün üzerinde mezar varmış. Böylesine büyük bir hacı gurubunun hiçbir savunma önlemi almadan yola çıkması mümkün değil. Yıllar çelişiyor ve de en önemlisi mezar taşları çelişiyor. Mezar taşları her ne kadar yıkıldı, tahrip edildi ise de kalanlar bize ipuçlarını veriyor. Mezar taşlarına bakarsak eğer

Orta Asya Menhir mezar taşlarına benziyor. Osmanlı zamanında ki mezar taşları ile hiç alakası yok. Eğer bu kişiler hacı ise ve de Osmanlı hacıları ise mezar taşlarının mutlaka bir farkı olması gerekiyor. Bu hacıların hacca gidecek ekonomik güçleri ve  onları hacca gönderen arkasında bıraktığı aile bireyleri olması gerekmektedir. Onları hacca gönderen aile bireyleri onları unuttular mı, hiç mi arkalarını aramadılar olayın.

Mezarlığa yakın yerde bulunan çömlek kalıntıları yakın bir yerde bir yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. Burada bir köy olma ihtimali yüksek. Mezarlar şimdilik kızılcık ağaçlarına emanet. Mezar taşlarının etrafını öyle güzel sarmışlar ki kolay kolay o taşları kimse sökemez. Bu olayı ileride açıklayacağımız tezimizin 1 nolu kanıtı olarak kenara koyalım ve Aşağıkanara köyüne doğru yolumuza devam edelim.

Hacılar Mezarlığından sola sapınca 5 km uzaklıkta Aşağıkanara köyü. Köyün tarihi ve yaşam öyküsü Yukarı Kanar gibi. Zaten farklı olması mümkün değil, arada 5 km yol var. İki köy bir denecek kadar yakınlar. Aşağıkanara’ da Emin Demir bizi karşılıyor. Zaten köy hakkında bilgi alabileceğimiz tek kişi. Kahvenin önünde sohbete başlıyoruz. Kahvenin olduğu yer bir zamanlar kılıse imiş. Kılıse duvarları yıkılmış ve cami yapılmış. Ancak arka bahçede papazın evi ve bir Bulgar evi hala yıkılmadan duruyor.

Köy ilkokulu kapanmış ve yıpranmış durumda. Bir zamanlar cıvıl cıvıl çocuk sesleri ile çınlayan köylerde şimdi bir tek çocuk yok. Okul kapanmış ve çürümeye terk edilmiş. Okul bahçelerindeki Atatürk büstleri ise bakım amacı ile toplanmış ve bir daha geri gelmemiş. Hacılar mezarlığındaki hacılar gibi, akıbeti meçhul. Bir gün yerlerine konur, inşallah.

İlk okulun duvarında ki bir parça mermer dikkatimiz çekiyor. Mermerin üzerindeki tarih 1863, ancak yazıyı okuyamadık. Bulgarca bilenler bu kelimenin Bulgarca olmadığını söyledi. Daha önce yazıyı okuyan bir öğretim görevlisi bu mermerin kılıseden alındığını söylemiş. Köylülerin söylediği ise tarlada çift süren bir kişinin tarlasında bulunduğu..

Emin Demir babaannesinden dinlediği hikaye’ye göre yunan işgali sırasında Tekirdağ’ a yürüyerek kaçan gurubun içinde imiş. Kaçamayıp köyde kalanlar ise daha kötü olaylar yaşamış. Tatlı Pınar köyüne gelin almaya giden bir düğün alayına Türk bayrağı çektiği için köy muhtarı köyün ortasında yunan jandarmalarınca ölesiye dövülmüş. Aylarca dana derisine sarıp yaralarının iyileşmesini beklemişler.

İşte böyle bu iki köyümüz yaşadığı üç savaş, istila ve göç hikayeleri ile yıllarını kaybetmiş. Şimdi gelelim köylerin isimlerinin neden KANARA olduğu efsane veya hikayesine.

Köylerin Gülşani yoğunlukta olduğu köyler olduğunu söylemiştik yazımızın başında. Gülşanilik bildiğimiz gibi ŞEYH BEDREDDİN taraftarlarına verilen bir isim.

ŞEYH BEDREDDİN OLAYI ve Kırklareli’ye etkileri

Şeyh Bedreddin olayı Osmanlı tarihinin karanlık ve hiç açılıp tartışılmak istenmeyen bir sayfasıdır. 1402 yılında Timur ve Yıldırım Beyazıd ordularının yaptığı Ankara savaşından sonra yaşanan ve 10 yıl süren Fetret Devri denen şehzadeler arasındaki taht ve iktidar kavgası esnasında yaşanan kargaşaları anlatan bir dönemdir.

Bu Fetret Devri denilen dönemde Şehzade Mehmet ve Şehzade İsa Bursa civarlarında, Şehzade Musa ve Süleyman ise Edirne dolaylarında Osmanlı toprakları üzerinde hakimiyet kurmak için birbirleriyle mücadeleye girişirler. Bu kargaşa ortamında birçok haksız ve tatsız olay yaşanır. Şehzadelerin kavgasından her zaman olduğu gibi sivil halk zarar görür.

Osmanlı arşivleri her ne kadar Şeyh Bedreddin olayını unutturmak istese de 1960 lı yıllarda Nazım Hikmet isimli bir şair çıkıp Şeyh Bedreddin Destanı şiiri ile 500 yıl sonra Şeyh Bedreddin olayını Türkiye’ nin gündemine taşıyordu. Konu hakkında birçok kitap ve makale yazıldı. Olayın Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal boyutları tamamen aydınlanmasa da tarihçilerin ve araştırmacıların yazıları ile daha geniş bilgi sahibi olduk. Ancak olayın Kırklareli’ ni ilgilendiren KADI BOTOG ve taraftarları tarafı hala açıklığa kavuşmuş değil.

Kadı Botog ve taraftarlarının Bulgaristan Deli Orman yöresine giden Şeyh Bedreddin’e katılmak üzere Kırklareli’ nden yola çıktıkları biliniyor. Ancak Kadı Botog ve taraftarlarından bir daha hiçbir iz yok. Serez’ de konuşlanan 1. Mehmet ve ordusu Bedreddin olayının Karaburun Börklüce olayı gibi bir isyana ve savaşa dönüşmesini önlemek için bu gurubun Bulgaristan’ a geçip Şeyh Bedreddin ile buluşmasını önlemek için Timurtaş Paşa komutasında bir kuvvet gönderdiği malum. Muhtemelen bu iki gurup, Elmacık-Keşirlik arası ve Kanara Kalesi civarlarında iki defa karşılaştılar.

Kırklareli’nden çıkan bir gurup eğer Bulgaristan’ a gitmek istiyorsa o yıllarda en güvenli ve kısa yol Elmacık-Keşirlik-Tastepe-Terzider ve Kanar köyleri üzerinden Malkoçlara gitmek zorundadır. Malkoçlar köyünün sınır tarafı karşılıklı olarak KAYBILAR KÖYÜ. Kaybılar köyünün bektaşi kültürünün hakim olduğu yörenin en büyük köyü olduğu biliniyor. Elmacık-Keşirlik arasında 6 km mesafede bulunan iki adet derenin isimlerinin KANARA DERESİ olması bizi bu düşünceye yönlendiriyor. Kanara’ nın kelime anlamını bilince bu tezimiz daha çok önem kazanıyor. Bu arada ordunun et ihtiyacını karşılayacak mezbaha olmadığına göre, neden Kanara. Ayrıca derenin sol tarafında bulunan Koru’ nun ismi de BÖCEK Korusu. Böcek bildiğimizin aksine bir hayvan değil, öldürülen veya birkaç kişi tarafından boğazlanan insanın çıkardığı böğürme sesi anlamına geliyormuş orta asya dillerinde. Yörenin köylüleri o bölgeden geçerken ağlama sesleri ve çığlıklar duyduklarını söylerdi. O günlerde pek önemsenmez ve hatta espri konusu bile olurdu “korkudan uyduruyorsun” diyerek. Köylü kendi efsanesinin kendi yaratırdı. Eşkiyalar bir düğün alayını basmış, gelini kaçırmış, öldürmüş, gelin ağlayarak yalvarmış gibi söylentiler çokça duyulurdu. Köylü her olaya bir efsane uydurup, sonra onu başkasından ve başka yerde dinleyince kendisi de inanırdı bu efsaneye. Yaşlılar gittikçe bu efsanelerde unutuldu.

Buradan kurtulan insanların hedefi Kaybılar köyü olduğuna göre, en güvenli yol Kanara oluyor. Yukarıkanara kalesinin bugün yıpranmış ve yıkılmış hali ile dahi iyi bir savunma menzili olabileceği açık. Gurup hava kararmadan Kale’ ye ulaşmaya çalışmış olabilir. Ancak onlarında yolu Edirne-Lalapaşa istikametinden gelen Timurtaş Paşa ordusu tarafından kesildi ise büyük bir savaş ve kıyım yaşanma ihtimali muhtemel. İşte burada da Kanara deresi ve Yukarıkanara Köyü, Aşağıkanara köyü isimleri bizi böyle bir düşünceye yönlendiriyor.

Her bilginin kaydını iyi tutan, hesabını iyi bilen, hangi köyde kaç tavuk,kaç inek var, kaç teneke buğday çıkar ne kadar vergi verir bilen Osmanlı tarihçileri nedense bu olayı görmezden gelip unutmaya çalışmıştır. Köyün ismi Kanara ama, orada ordunun et ihtiyacını karşılayacak kesim yapıldığı için adı mezbaha. Başka bir yörede hiç mezbaha anlamına gelen köy ismi duydunuz mu?

Şeyh Bedreddin olayı her ne kadar unutturulmak ve Şeyh Bedreddin padişah’a  isyan etmiş ve idam edilmiş bir suçlu olarak gösterilip inananları katledilip yıllarca zulme uğradı ise de biz olayın o boyutunu bir kenara, yaşananları tarihçilere bırakıp Şeyh Bedreddin olayın bir defa daha hatırlayalım ve ibretle yeniden okuyalım ve Kırklareli’ ni ilgilendiren bölümlerinde tarihimize sahip çıkalım.

Şeyh Bedreddin olayı yeniden tartışılmalı ve doğrular halka sebepleri ile anlatılmalıdır.